31 Ocak 2012 Salı

Neler oldu hayatımda?




"Got to love you"
Neden bu şarkıyı dinlediğimi bilmiyorum... Aslında sevgili Burak'ın şarkıyı aklıma başka türlü kazımasından dolayı olabilir... "See the girl" sözünü neler yaptık bir bilseniz... Açıklardım da aslında buraya yakışmaz...
Neler oldu hayatımda? Bu arada fark ettim de başka insanlarını hayatlarını okuyunca eğleniyorsun be abi.. Özellikle benim gibi çatlak tipik bir kişiliğin yaşadığı şeyleri okursanız...
Neler oldu demiştim galiba en son...
Evet...
Hayatım yokuşlarla taşlarla gidiyor işte... Bazen yürümekten sıkılıyorum bırakmak istiyorum bir şeyleri ama bırakamıyorum... Mesela... Yoldan geçerken bir araba gördüğümde merak ediyorum o araba bana çarparsa ne olur diye... Sonra gülümseyip geçiyorum yolu arkamda hızla uzaklaşan arabaları bırakarak.
Hayatta her şeye rağmen yaşamaya devam etmek en azından şu havayı solumak için yapamayacağım bir şey yok...
Bunu nerden öğrendin diye sorarsanız kore dizisi diye cevaplarım...
İki günde uyumadan yemeden içmeden yemin ediyorum bir gün 1.5 saat uyudum... Sonraki gün arkadaşlarla toplantımız ve derslerim vardı bir de...
Scent Of A Woman...
Evet dizinin ismi bu... Güzel dizi... Her ne kadar kore japon ya da onun gibi dizi drama izlemeyeceğime kendi kendime söz de vermiş olsam da izledim. Öss gibi bir zırvalığın senesinde olsam da izledim...
Manyak bir hayat dersi almamla beraber ağladım... Uzun zamandır içimde tuttuğum her şeyi düşünüp ağladım... Dizide yaşanılanlar zaten çok tanıdık olunca onun yüzünden de biraz daha fazla ağladım...
İyi mi oldu? Ah evet kesinlikle...
Opsst aileye yakalanmak gibi bir şey olmasın diye gidiyorum şimdilik... :D
Aha bir de yarın doğum günüm benim... Yarının prensesi ben olacağım... :D
18 yaş bittiğğğ!


23 Kasım 2011 Çarşamba

BÜTÜN BUNLAR OLURKEN BEN…


Ruhum rüzgârla dansına başladı.

Yapraklar kendince şarkı söylemeye ardından…

Kocasının ihanetini yeni öğrenmiş kadının dudaklarından çenesine süzülen gözyaşları, parkta gezinen hayallerin şahitliğinde, elbisenin kumaşına ölü bedenlerini bıraktı.

Genç kadının karşısında duran, çocuğunu yeni kaybetmiş yaşlı bir adamın aklındaki düşünceleri ruhunu zenginleştirirken yaprağın ölümünü andıran gözlerine bir çocuk takıldı salıncaktaki.

Mutluluktan yanaklarına pembelik düşmüş pembe şapkalı kız, adımlarını pembe kaydırağa yönlendirdi o an.

Salıncaktaki çocuk durdu ayaklarının çıkardığı toza bakıp salıncaktan indi.

Köşedeki işçi, çocuk seslerinde, ağaçtan düşen bir yaprağı da koydu çöp poşetine.

Parkın yakınındaki yoldan geçen arabadan bir sigara izmariti düştü yere.

Onun arkasından gelen mavi araba yavaşça izmariti yola yapıştırdı.

O sırada bir martı maviliğini derinlerde saklayan kirli denizden bir balık çıkardı.

Balık yakalandığının farkında son nefesiyle çırpınmaya başladı.

Birkaç çırpınma.. Birkaç daha nefes alma çalışması.. Ölü bir beden, bir gaganın ucundan akşam yemeğine dönüştü.

Martının akşam yemeğine bakan kuş, yavrularının açlık çığlıklarını doyurmaya çalışıyordu o sıra. Bir kaçının öleceğini biliyor ama yine var gücüyle arıyordu bir solucan..

Kuş yavrularının çığlığının hemen altındaki toprak, yağmurun kalıntılarını süpürüyor gelene geçene bir toz bulutu oluşturuyordu.

Çim, yaprağında kalmış olan damladan süzülen gökkuşağının renkleriyle büyülenmiş duruyordu öylece.

Fark edemedi üstüne basan bir ayakkabıyı…

Hayalleri kayboldu önce sonra gökkuşağı... Yaralı vücudunun acısını susturdu ardından. Ve kaderine razı geldi.

Çimin mezarının yakınındaki ağaçlık alanda, bir köpek yavrusu büyük köpeğin kurbanı olmuş dövülürken kedi onları ağaçtan sinsice izliyordu.

Köpeğin ağlamasını duyan genç bir kadının yaşlanmış ve lekeli eli oğlunun siyah saçlarında dolaştı, çocuk uyurken kadın ninni söylerken.

Ninni savrulup giderken evin yanında konaklayan ağacın altından dudaklar dudaklara değdi güneş önlerinde batarken.

İki aşığın aşkları yeni bir hikâye yazmaya hazırlanıyorken küçük bir kız göründü evin karşısındaki kaldırımda.

Küçük kız ağlamaya başladı balonu onu bırakıp özgürlüğe koşarken.

Kaldırımın ilerisindeki yolda, bir oğlan mahalle kavgasından yediği dayaklarla gidiyordu babasının yanına.

Oğlan bir villanın yanında geçerken hayranlıkla izledi bu masalsı yeri.

Denize bakan pahalı villasında oturan kadın kahvesini yudumladı gülümserken.

Kızı yukarıda şarkının son notası bastı.

Bütün bunlar olurken ben…

Hayatı yeniden keşfederken soğuk mezarıma doğru süzülüyordum, bir köprüden.

18 Kasım 2011 Cuma

Her şeyden sonra...




Affet bu gece ölmek istedim
Pembe bir mezarlık olmak istedim
Karanlığı elimle bölmek istedim
Seni çok özledim...

Eğer öss ya da şimdiki cici isimleriyle ygs ve lys'e hazırlanıyorsanız ve
sınıfınızda umursamaz kişilikler varsa bir süre sonra emin olun şarkı repertuarınız baya genişliyor... Dersleriniz çoğu boşu olunca bir elinizde mp3 bir elinizde kalem manyak gibi test çözüyorsunuz...
Evet gerçekten bu sene soru çözmüyoruz yiyoruz... Öss gençliğinin işi bu galiba... Dersten derse koşmak bol bol para harcamak ve tatil günlerinde sadece uyumak... Ki daha sinirlerimiz gerilmedi... Daha sınav havasına girmedik... Zor cidden... İğrenç bir sene... Üniversiteye giden partiden partiye koşan insanları anlayabiliyorum... Açıkçası bende koşmayı planlıyorum... Tabi ki İzmir hariç :P

Aşkım inceciksin

Biraz daha sevsem öleceksin

Sanırsın bu güneşlerde


Yanmadan mı büyüyeceksin

Aşkım tazeciksin

Gözlerimde parlak hevessin

Bilmezsin daha 22’nde

Yaktığım ellerimsin


Türkçe şarkı dinlemeye başladım arkadaşlar sayesinde... He
r ne ise galiba Gece Esk'imize geliyormuş... Ama 18'e 2 ay olmasına rağmen giremeyeceğim için geldiği yere içim bir kötü oluyor... Geçen Model geldi... Can Bonomo geldi... Model'i dinleyemedim... İçim acıdı ya...
Her ne ise (Whatever!) bu senenin güzelliklerini anlatmalıyım... 12'ler oldukça rahat... Dersler boş... Kantine seferlerimiz olabiliyor... Her ne kadar da yapmasam makyaj saç baş ojeler bile serbest... Çok serbestiz aslında.. Bu bazen rahatsız edici olabiliyor. Hele sınıfınızda hayvancıklar dolaşıyorsa...
Bu erkekleri anladığım gün prof. olacağım galiba...
Ama şimdi harmonik hareketin molün türevin formüllerini anlamakla geçiriyoruz...
Şunu fark ettim ki yıllık ayrı zor iş... Yılkom da iseniz hele!
Yok kime yazacağız? Ay resmimiz nasıl çıkacak? Parasıdır tasarımıdır cart curt...40 kişiyi 2 sayfaya sığdırmak var bir de... Tanrım ne zor iş ya!
Üstündeki giysi mi?
Yaptığı espri mi?
Bir saniyelik bakışı beni sildi mi?
Gösterdiğimde içimdeki yaramı,
Tuz basmak için mi akıttın gözyaşını?
Hoşuna mı gitti?
Eğlendin mi?
Hoşuna mı gitti?
Eğlendin mi?
Dans etmekten dönmüş başı,
Yok ki şansım düşmüş aklı..!

Tabi her ne kadar össüs olsak da dizilerimizden vazgeçemiyoruz... Her hafta sonu 2 saati çok görmeyin bizi... İnsan bazen deliriyor ya... Hele Glee'nin çakmasını bizim Türkler yaparsa... Sinir olmak az kalır yemin ediyorum... Bu kaçıncı çakma dizi... Ergencikler için işte... Ne yapacaksın...
Hayat zor be! Bu zorluklarda 20 puana üzülmemeyi saçların şekli içi
n ve tabi ki bir erkek için üzülmemeyi öğrendim...
Hayat daha yeni başlıyor... Üniversitede her şeyin güzel olacağını umuyorum... Olacağını biliyorum... Şu an tek iseniz bile ünide sizin gibiler olacaktır.
Hayat kolay mı olacak? Hayır! Asla! Hayat en kolay doğduğumuz zamandı. Büyüdükçe sorumluluklar üstünüze yüklendikçe kafayı yemeyi başlayacaksınız...
Benim üstümde ne yük var diye düşünüyorum... Umutlar hayaller vs... Hele ki beklentiler... Bunlar yıkılınca hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun o başka bir durum...
Ah bu arada ağlamak derken... Bir erkek de ağlamalıdır... Ne bileyim yani... Onun duyguları yok mu? Benim için ağlayabilen erkek insandır... İçine ata ata kötü oluyor... Aç damardan şarkıyı ne bileyim ağla işte... Kız seni sevmiyorsa ağla! Aldatıysa ağla! Ağla işte... Bazen ağlamak lazımdır zorlukları atlatmak için...

Ah şu Coldplay ne güzel şarkıları var ya... Şu an içim bir umutla doldu... Her neyse... Össüs olaraktan dünyadan kopmuş değiliz... Van depremini 3 gün sonra öğrensem de...
Deprem ne korkutucu bir şeydir öyle... Van depremindeki kardeşlerimiz için bir yardım kutusu hazırlayıp yolladık... Yardımlaşmak güzel... Hem arkadaşlarımız ailemiz olmasa kötü günlerimizi
nasıl atlatacağız?

Ha bu arada bekarım şimdilik... Üzüldün mü diye sorarsınız üzüldüm hıçkıra hıçkıra ağladım... Her hayali hatırladıkça ağladım... Ama yaşadıklarımdan hiçbir zaman pişman değilim... Olamam ki... Bir insanı kalbime aldığımda asla atamam... Onu da atamam... Şimdi sevgilim yerine arkadaşım... Konuşamıyorsak bile... Ve hala seviyorum arkadaşım olarak...
Yanlış buluyorum öyle "Ayrıldık defol git tanımıyorum seni!" diyenleri... Eğer güzel ayrıldıysanız seveceksin... Eğer sana boynuz takmadıysa seveceksin... Çünkü bu onun hakkı bence...

Whatever! Össüs olaraktan çok manyak işlerimiz var. Mesela Teoman'ın Duş şarkısını bağıra çağıra sınıfta söylemek gibi... Taş erkeklere bakıp "Bunlar insansa biz neyiz?" demek gibi... Çikolata manyağı olup bir çikolatayı parçalamak gibi...
Her ne kadar zor da olsa güzel bir sene... Arkadaşlarla, öğretme
nlerle...
Ah öğretmen derken ne güzel öğretmenlerimiz var bizim ya... Hepsi kafa... Ve hepiciğini seviyorum...

Össüsüz ama mutluyuz be! Gülümseme, çünkü zorluklara ancak böyle kafa tutabilirsin! (Ağla ama çok değil! Salya sümük olmak be!)

En sonunda bu günlüğü de bitirirken... Aman Allahım diyorum :D Ne çok şey yazmışım... Ay şu şarkının sözlerini de koyasım geldim...
Son defaymış gibi
Kaybederken kendimi
En ucuz şaraplarda...
Son defaymış gibi
Kaybederken kendimi
Sırılsıklam vücudunda...

(En son olaraktan)
Castiel NERDESİN LAN!






9 Eylül 2011 Cuma

Anlamsız şeyler vardır... Amaçsız insanlar gibi. Zamanın o dipsiz kuyularına düşerler. Rüzgarların onları yok etmesine izin verirler... Sonuçta hayat gibi acımasız bir büyücünün ellerinden düşüp kendi alevleriyle küle dönüşür ve ardından rüzgarda unutulur giderler...
Bunca zaman sonra neden yazmak istedim bilmiyorum. Galiba kuruyan bordo ojelerden dolayı... Aslında kocaman bir yalan söylüyorum... Maskem zaten yalanlarla kaplı. Bir mesaj bekliyorum... Hani özel günlerde yazılanlardan...
Gelmedi... Gelecek mi diye 10 dakika daha bekleyeceğim galiba... Gelmezse... Bedenimin ısıtacağı yatağımın içine girip sabaha kadar ağlayacağım... Tik tak...
"Ağladım delice... Elimde boş bir şişe..."
Ne güzel bir şarkı değil mi? Normalde çok Türkçe şarkı dinlemem. Ama bir kişinin isteği üzerine dinledim... Güzel bir şarkı... Anlamlı ve damardan...
Tik tak...
Temmuz ve Ağustos aylarında o kadar doğum günü olması yetmediği gibi bir de üzerine Eylül ayındakiler eklendi.
Şükürler olsun Başak burçlarından o kadar nefret etmiyorum... Aslan burçları... Oh tanrım.
Tik tak...
Zaman geçtikçe her saniye gözlerinizde biriken yaşları geri gönderemezsiniz. Birikirler... Birikirler... Sonunda yanağınızdan akıp giderler. Belki dudaklarınız o tuzlu suyu tadar...
Ya göndermezse....
Ya aldığım karara karşı koyabileceğim tek bir umut bile yoksa...
Ağlamaktan başka bir şey kalır mı elimde?
Hem ağlamak bedava...
Tik tak...
Bir dakika kaldı... Kalbinizdeki kocaman bir parça atmak için bir dakika... Acır mı? Acır herhalde. Yakar... Bir süre sonra nefes alamazsınız...
Ben bu acıdan kaçmak için bir yol buldum... İlaç içmek... Sakinleştirici...
Ops... Zaman dolmuş ve elde hiç bir mesaj yok... Bitti mi o zaman?
Galiba bitti...

25 Nisan 2011 Pazartesi

Değiştik...Büyüdük mü ne?



Değişim... Nasıl da insanı sürüklüyor değişim rüzgarları. Hiç aynaya bakıp abi ben ne oldum dediniz mi veya dedim mi? Bu gün baktım. Ağladığım için kendime baktım aslında ama en sonunda kendimi gördüm. Büyümüşüm... Hani büyüdükçe sorunlar artar derler ya... Galiba benim içinde öyle olmuş. Sorunlarım bir çığ gibi üstüme çökmüş de farkında değilmişim. Bu gün hepsinin yükünü hissettim. Çöktüler üzerime yıkıp geçtiler beni. Koyduğum tüm kalkanlarda işe yaramadı. Canım acıdı. Canım acıyarak ilk defa ağladım hüngür hüngür.




Kimsenin suçu yok... Kimseyi suçlayamam çünkü uzun zamandır içime atan benim bütün bunları. Döktüm mü içimi? Heralde gözyaşlarımla akmıştır bazıları halıya. Mutluyum çünkü galiba böyle zamanda vuruyor bana ilham. Hem de çok sert. Bir blog açtık yaratıcı yazarlar için.




Yarın güzel olacak... Yarın ağlamayacağım üzülmeyeceğim mutlu olacağım... En azından bunun umuduyla yaşıyorum şimdiyi...




Gitmem gerek artık...Matematik çalışıp evi toplayacağım. :D

24 Ağustos 2010 Salı

Elisha

Yüksek sesle çalan clup müzikleri, kendilerini müziğe kaptırmış dans eden genç kızlar,bardaklardan bir dikişte boşalan içkiler, kimsenin büyüyle uğraşmadığı bir ortam…Genç ölüm yiyen hafifçe gülümsedi bu ortama, bir Muggle barında. Genç adam oldukça rahattı.Kimse onu burada bulamaz, kimse ona saldıramaz –en azından büyüyle- ve istediği her kızı tavlayabilirdi.Muggle dünyasını seviyordu belki saydığı nedenlerden dolayı, belki de bu büyüden anlamaz değersiz mugglelar içinde kendini üstün hissettiğinden… Barmene dönüp eliyle boş bardağı işaret edip kendinden emin sesiyle “Aynısından” dedi.Arada sırada ceketindeki asasıyla belli etmeden ortamı kontrol ediyordu.O sırada bir kız onun yanına gelip barmenden içki istedi.Giderken de genç adama en seksi bakışını göndermeyi unutmadı. Genç adam ise göz devirip gülümsedi.İstese her kadın onun olabilirdi bu akşam.Köşeli ve hafif uzun yakışıklı yüzüyle, soğuk ve delici bakışlarıyla, kendinden emin duruşuyla, gizemli gümüşi gözleriyle ve damarından akan safkan kanıyla bu kadınları hayli hayli etkilerdi. Ortamın keyfini çıkarırken birden gerildiğini hissetti.Büyünün varlığını hissetmişti.Bir eli bardağını tutarken diğer eli ceketinin içindeki asasındaydı.Gözleri barı hızlıca taradı.Hızla düşünmeye başladı.Gelen kişinin seherbaz olma ihtimali oldukça düşüktü.Onlar muggle dünyasına gelseler bile gece kulüplerine gelmezlerdi.Ölüm yiyen olma ihtimali seherbaz olma ihtimalinden daha yüksekti.Ama onlar değersiz mugglelarla durmazlardı bir yerde.Ancak eğlenmek için gelebilirlerdi, aynı genç adam gibi.Gelen büyük ihtimalle büyücü veya cadıydı.Ama tedbiri elden bırakmıyordu genç adam.En sonunda onu geren kişiyi bulmuştu gözleri. Genç adam dans eden kalabalıktan sıyrılan kadını izlemeye başladı ve o anda nefesi göğsünde donup kaldı.Sandalyeye oturup kalabalığı izleyen bu kadın, gördüğü en seksi ve güzel kadındı.Giydiği kısacık kot şortu uzun biçimli güzel bacaklarını açıkta bırakıyordu.Yüksek topuklu ayakkabılarıyla genç adamın boylarındaydı.Genç kadının üstündeki ona çok yakışan geniş yakalı yarasa kollu yarı transparan beyaz tişörtünde göz gezdirdi genç adam.Dalgalı kahverengi saçları omuzlarından zarifçe dökülüyordu. Genç adam bu kadını istiyordu.Bacak bacak üstüne atmış büyük bir özgüvenle çevreyi izleyen bu seksi kadını istiyordu. Genç ölüm yiyenin bakışlarında genç kadın barmene dönüp içki istedi.Barmen bir an afalladıktan sonra içkiyi hazırlamaya başladı. Genç adam bardağındaki kalan içkiyi bir dikişte bitirip genç kadının yanına gitti.Karşısına oturdu ve bu seksi kadının yüzüne baktı.Hayal görmüş gibi şaşırdı.Kafasındaki tek şey, bu kadın onun olmalıydı.Bu peri kadar güzel kadının tadına bakmalıydı. Kadının oval ve pek uzun olmayan yüzünde mesafeli ve soğuk bakan yeşile çalan kahverengi gözleri nefesini kesmişti genç adamın. “Selam…” dedi genç adam hafifçe gülümseyerek.Genç kadın zarifçe ona döndü güzel dudaklarına küçücük bir gülümseme koyup “Selam…” dedi.Genç adam o dudakları öpmeyi düşünüyordu o sıra. “Böyle güzel cadının buralarda ne işi var?” Genç kadının gözleri şüpheyle kısıldı.Dudaklarına seksi bir gülümseme kondurdu bu sefer.Genç adam zekâsıyla parlayan gözlerine baktı kadının. “Senin gibi bir büyücünün burada ne işi var peki?” Genç adam gülümsedi.Ve bu kadını bırakmamaya karar verdi. Konuşmaya başladılar.Genç adam her saniye daha çok etkileniyordu ondan.Gizemli konuşmaları bakışları gülüşü her şeyiyle mükemmeldi bu kadın.En sonunda gecenin geç vaktinde genç adam bu gün şanslı olduğunu hissetti.Genç kadını evine bırakabilecekti.Aslında küçük cadı bilmeden kurdun kucağına düşmüştü.Büyüyle onu kendine âşık edebilirdi ve bu gece onun tadına bakabilirdi. Şimdi geceyi aydınlatan ayın ışığında sokaklarda yürüyorlardı.Genç adam hayret etmişti.Mugglelarla yaşayan bir cadı…Adını söylemeyen bir kadın…Ancak güzelliği ondaki tüm garipliği götürüyordu.Tenha ve dar sokaklara girdiler.Genç kadın hızla yürüyordu belli ki korkmuştu.Etrafta tek bir canlıya rastlamamışlardı sanki her şey ölmüştü.Bir ay ve iki yanlarını saran duvarlar vardı onlara eşlik eden. Genç adam bir anlık dürtüyle genç kadını duvara yapıştırdı ve ölüm yiyenlere has bir kötülükle ve art niyetlilikle gülümsedi.Genç kadın şaşırdı ilk başta daha sonra korkuyla genç adama bakakaldı.Genç adam yavaşça genç kadının kotunun cebindeki incecik asayı alıp incelemeye başladı bir eliyle.Diğer eliyle ise asasını çıkarıp kadına doğrulttu.Kaşlarını hafifçe kaldırarak kadına baktı. “Asan çok güzelmiş tatlım.” Genç kadın tereddütle gülümseyip “Teşekkürler…” dedi.Genç adam genç kadının saflığına içten içe güldü.Elindeki ince asayı diğer duvara attı.Daha sonra genç kadına dönüp asasını genç kadının başına koydu.Genç kadın başına doğrultulmuş asa ile ona bakıyor ve korkuyordu.Genç adam kulağına eğilip fısıldadı. “Biraz sonra bana deli gibi âşık olacaksın güzelim ve çok güzel bir gece geçireceğiz.” Derin bir iç çekip bakışlarını genç kadının gözlerine dikti. “Ne yapacaksın?Kaçacak mısın? Bağıracak mısın?” Genç kadın adamın lafını bitirmesiyle başka bir kişi oldu. “Aslında ben şunu yapacaktım…” Genç adam ona kaşını kaldırarak baktı ve o anda midesine genç kadının güçlü asi yumruğunu yedi. Genç kadından uzaklaşıp ona baktı.Genç kadının gözleri zevkle kısılmış dudaklarında seksi bir gülümseme vardı.Kendinden emin ve sanki rüzgârda uçarmışçasına genç adama doğru ilerledi genç kadın. Genç adam kendini toparlayamadan yine o yumruklardan bir tanesi yüzüne geldi ve kendini diğer duvarda buldu.Genç kadın hızla ona ilerleyip tekme attı.Tekmenin gücüyle yere yapışan genç adam bir an sonra boğazında yüksek topuklunun tabanını hisseti.Büyü yapmaya girişti ama o tekme yumrukların arasında karşındaki genç kadın asasını almıştı.Ağzındaki kana yere tükürdü ve genç kadına dönüp tısladı. “Seherbaz…” Genç kadın hafifçe güldü ve adamın kolunu açıp dövmeye baktı. “Ölüm yiyen…Ne büyük bir sürpriz…” Genç adam hafifçe sırıttı genç kadının ona eğilmesiyle. “Çok dikkatsizsin Roy! Genç ve salaksın!Ama bu kadar olabileceğini düşünmemiştim." Genç adam sesinin çıktığı kadar “Aslında tatlım güzelliğinden dikkatim dağılmıştı.” dedi. Genç kadın fısıldadı. “İşte bu yüzden salaksın!”Ayağa kalkıp vücudunu felç ettiği genç adama baktı.Asasını sallamadan önce gülümsedi. “Bu arada ismim Elisha Pierce…Azkaban’da sayıklarsın! Sersemlet!” Genç adam o anda bayıldı.Genç ve güzel kadın onu boynundan tutup buharlaştı.Tenha sokakta aya eşlik eden duvarların tek duyabildiği hafif POP sesi oldu.

29 Temmuz 2010 Perşembe

LORELEI



Küçükken ne zaman kötü bir rüya görsem ne zaman uyuyamazsam o karanlık ve ürkütücü koridorlardan geçip hiç kimsenin olmadığı kalede annemin odasını bulurdum.Onların yanında uyurdum ve canavarların annemin bir meleğinkine benzeyen o görünmez kanatları ardında beni bulamayacaklarını sanırdım.Ve o kanatların ardında güzel rüyalarıma dönerdim.
Ama şimdi yerimden kıpırdayamıyor ve sadece gecenin koynundaki ayın ışığının koyunu perdelerin arasında süzülüp yatağıma bıraktığı aydınlığı izliyordum.Korkumu garip bir şekilde var olan sessizlikle paylaşıyordum.Ayağa kalktım.Gördüğüm rüyadan etkilendiğim ellerimin titremesinden belli oluyordu.Sabahlığımı hızla giyip çirkin gölgeler yaratan perdeleri hızla çekip ay ışığının odayı aydınlatmasına izin verdim.
Boynum acıyordu.Elimi yavaşça boynuma koyup biraz ovdum.Boynum terden ıslanmıştı.Gördüğüm rüyadan olmalıydı.Odada rengi belli olmayan gölgede kalmış lüks koltuğa oturup iç geçirdim.Uykumun arasında bazı sesler duymuştum ve açıkçası ortalık bu kadar sakin değildi.Sanki sessizlik bir anda geceden kopmuş ve buradaki tüm hayatı almıştı.Hiç bir ses yoktu; ne doğanın sesi ne hizmetçilerin ayak sesleri ne de muhafızların konuşmaları…Sessizlik arkadaşımdı bu kez…
Ayağa kalkıp ablama bakmaya karar verdim.16 yaşındaydım.Evet büyümüştüm onun yanına gidip kanatların altına almasını isteyemezdim.Ama en azından onun orada olması beni rahatlatırdı.Koridorlarda yürümeye başladım.Tüm mumlar sönmüş karanlığı aydınlatan masum ay ve elimdeki şamdana sıkıca koyulmuş mumun alevi vardı.Ablamın odasının önünde durdum.Kapısı açıktı içeri girdim ve yatağına doğru ilerledim.Kapatılan tüm perdeleri açıp içeriye ayın ışını misafir ettim. Yırtılmış çarşaflar yataktan kaymak üzereyken tutup yatağın üzerine koydum.Bazı lekeler sarıyordu çarşafı.Kahverengiye yakın bir şeydi.Ama ne olduğunu anlayamamıştım.
Ablam odasında değildi belki kütüphanede kitap okuyordu.Derin bir iç çekip abimin ve karısının odasına doğru ilerlemeye başladım.Belki kapıya çalarsam uyanıp bana cevap verirlerdi.Odaya vardığımda kapısı açıktı.Gözlerimin önünde darmadağınık bir oda vardı.Aynalar kırılmış perdeler yerinden kopmuş çarşaflar yerlerde yanmakta olan mum mermerin üstünde son nefesini veriyordu.
Oradan ayrılarak koşmaya başladım dadımı bulacaktım.Heykeller yıkılmış porteler resimler yerlerde geziyordu.Sessizliğin ayak seslerimi bile örtüyordu.Daha hızlı daha hızlı koştum.Dadımın odasına vardığımda kapıyı yumruklamaya başladım.Yumruklarım bir süre sonra kapıyı bana açmıştı.İçeri girip yatağında yatan ve beni duymayan dadıma doğru ilerlemeye başladım.
“Dadı…”
Daha yüksek bir sesle ona bir kez daha seslendim…Ama beni duymuyordu.Yanına gidip hafifçe dürttüm onu…İlk dokunuşumla yataktan yere yuvarlandı.Mumun alevi geceliğindeki tüm kanları masum ve korkan gözlerimin önüne serdi.Hıçkırıklarım tutup ona doğru eğildim.Ölü gibi rengi solmuştu.Gözleri açıktı ve tüm canlılığını yitirmişti.Çarşafları kanının rengine bürünmüş benim bakmamı bekliyordu.Gözümden yaşlar yanaklarımdan dudaklarıma doğru akmaya başladı.
Koşmaya başladım.Terliklerimden biri beni yarı yolda bıraktı.Sabahlığım kollarımdan düştü.Gözyaşlarım koridorlardaki kırmızı halıları ıslatmaya devam etti.Salona koşuyordum.Konuşamıyordum nefes alamıyordum.Hiç bir şey hissetmiyor yalnızca koşuyor ve ağlıyordum.Mumların ışığının büyük demir kapılardan taştığı salona vardım.Demir kapıları hızla açıp korkunç manzaraya bakmak zorunda kaldım…
Mumların alevleriyle aydınlatılmış salon kanlarla kaplıydı.Lüks duvar kâğıtlarının üstünde kanlı el izleri vardı.Koltukların ardında yatan bedenleri görebiliyordum ama inanamıyordum.Yavaş ve emin adımlarla yürüdüm.Ayaklarımı sürdüğüm yerler kanlıydı.Ellimi koyduğum heykeller kanlıydı.Ve gördüğüm ailemin kıyafetleri tamamen kanlarla kaplıydı.Onların yanına gittim ve diz çöküp bakmaya başladım.Kocaman kıpır kıpır gözleri ve kızarmış yanakları dışında tamamen hareketsiz ve sessizdiler.Kanları tüm elbisemi ellerimi ve yüzümün yarısını kaplamıştı.Annemin göğsüne başımı koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Portreler yere inmiş her portenin kalın çivisine öldürülen hizmetçiler asılmıştı.Bu vahşetin ortasında kalmıştım ve sadece ağlıyordu.Annemin kucağında artık ölü olan kolları arasında ve artık yok olan kanatları ardında.
“Ağlama…”
Bu ses kulaklarıma yankılandığında yavaşça başımı kaldırdım.Gölgelerin arasından bir adam çıkıp bana yaklaşmaya başladığında ben de cesetler gibi sessiz ve hareketsizdim.Yabancı hafifçe gülümsedi bana.Ağlamaktan kızarmış gözlerim yabancının azı dişlerinin uzunluğunu ve sivriliği gördü.Sonra gözlerini…Kahverengi gözlerinin kırmızımsı bir hal aldığını…
Eğilip elini çenemi koyup başımı daha çok kaldırdı.
“Artık onlar ailen değil…Onlar sadece ölü cesetler…”
Ayağa kalkıp yabancıdan uzaklaşmaya başladım…Konuşmaya devam ediyordu.Kadifemsi sesi kulaklarımda her yankılandığında başımı inkârla iki yana sallıyordum.
“ Neden tek sen sağ kaldın bu vahşetin içinde?”
“Neden seni de öldürmediler? ”
Kapıya koşmaya başladım ama inanılmaz bir hızla beni omuzlarımdan yakalayıp aynanın önüne getirdi.Arkamda cesetler kanlar ve bilinmeyen bir kötülük duruyordu.Yabancı yavaşça boynuma kapatan sarı kanlarla kaplı bukleleri çekti ve kanlı boynumu gösterdi.Değişik iki yara izi duruyordu boynumda.Yavaş yara izlerine bastırdı.Yaşadığım acıyla yüzümü buruşturup ondan kurtulmaya çalıştım.
Dudaklarını kulağımın hemen yanına getirdi.Ve kadifemsi sesi kulağımda bir kez daha yankılandı.
“Sen de bu vahşeti yapan varlıklardansın artık…Ölüsün Lorelei…Onlar kadar ölüsün Lorelei…Yürüyen ölüsün…Artık insanları hiç acımadan öldürecek…Sırf kan için her şeyi yapacaksın…Ve senin en azından onlar gibi olmaman –ailen gibi olmaman için- seni bu varlıklara çeviren benim.Seni boynundan ısırıp kanını içtikten sonra zehrimi bırakıp seni benim gibi yaptım.
Hareketsizdim ne cevap verdim ne nefret ettim ne de bağırdım ona…Sadece ona bakıyordum anlamsız boş gözlerle.
Kızıla çalan kahverengi hafif uzun saçları izliyordum.Kırmızımsı kahverengi gözlerini…Soluk tenini ve kusursuz güzelliğini…Ama hiçbir rengin hiçbir kavramın farkında olmadan izliyordum…
Ailem ölmüştü cesetleri salonunun ortasına öylece bırakılmıştı.Duvarlarda çivilere asılan hizmetçiler vardı. Kanları duvardan akıyor ve yere bir kan göledi oluşturuyordu.Ailemin kanları ise bembeyaz halının üstünde şekilsiz çizimler oluşturuyordu.Yüzüm annemin kanı ile lekelenmişti.Arkamda bir yabancı benim yürüyen ölü olduğumu söylüyordu.Ve ben sadece ağlıyordum.
“İsmim Jaune, Lorelei…Ve senin efendin ve koruyucunum…Ben kimim Lorelei?”
Sessizlik…Omuzların daha da sıkıp tekrar sordu.
“Kimim ben Lorelei? Cevap ver BANA!”
Bağırışı tüm salonda yankılandı.Omuzlarımdaki eller canımı acıtıyordu.Sessizce mırıldandım…
“Jaune…Benim efendim ve koruyucum…”
Sesimi kendim tanıyamamıştım.Garipti ve yabancıydı bana o an.
“Ve sen kimsin?”
Başını başıma koydu ve hafifçe gülümsedi.Gülümsemesi acımasızdı korkunçtu ama büyüleyiciydi.
“Ben…Ben vampirim…İsmim Lorelei.”
Başını salladı ve beni bırakıp kapıya doğru gitti.
“Güneş doğmadan seni alacağım Lorelei…Bir iki saatin var…Ailenle vedalaş.”
Dönüp ona baktım.Kapıdan çıkışını izledim.Sonra dönüp aynaya baktım.Kendimi izledim.Ailemin yanına gittim…Diz
çöküp onları izledim…
Canavarlar gelip ailemi katletmişti.Annemin kanatları koruyamamıştı onları.Ben ise o canavarlardan biri olmuştum.Gözlerimde yaş kalmamıştı.Acı kalbime fazla geliyordu.
“HAYIR!”
Haykırdım.Durmadan haykırdım.Boğazımdan acı dolu seslerin bomboş ve karanlık kalede yankılanışlarını dinledim.Ay salonda mum alevlerinden yer kaldığınca odaya ışığını gösteriyordu.Işıklar kanların üstüne geliyordu.Usul parlıyordu kan göledi beyaz halının üstündeki kanlı şekiller elimdeki kanlar ve boynumdan
yavaşça aşağı süzülen kan…